MEHTER BİLGİLERİ

Türk tarihinde askeri müzik bilgileri
türk tarihi mehter

L

     Türk milletinin medeniyet ve kültür sahasındaki yüksek kudret ve kabiliyeti, dünyaca bilinen ve teslim edilen bir hakikat olmuştur. Çok eski devirlerden beri, güzel san’atlara karşı olan istidat ve ilgileri, her şeyden önce musikiye verdikleri kıymet, yerli ve yabancı tarih sahifelerinde göze çarpmaktadır. Türkler arasında musikiye gösterilen bu derin ilgi, aile içinden savaş meydanlarına kadar yayılmıştır.

Mehterin, Türk hakanlarının, Osmanlı sultanlarının, serdar ve vezirlerin, hatta dış memleketlerde görevli sefirlerin, ordugahlarında, saraylarında, kale ve kulelerinde, elçilik konaklarında günün belirli saatlerinde nevbet vurmaları, repertuarlarında mevcut beste ve kompozisyonları çalmaları, yani nevbet vurulmaları en önde gelen görenek ve geleneklerden olmuştur.

Osmanlılar, fethettiği ülkelere bu geleneklerini de götürmüşlerdir. Bugün yalnız doğu ülkeleri değil, avrupalılar da askeri musikilerini mehtere borçludurlar. Bu geleneklerin son işaretlerine, Cengizler, Timurlar, Harzemler, ve Selçuklulardan sonra Osmanlı Devletinin arşivlerinde rastlamaktayız. Türklerde musiki milattan çok öncelere dayanmaktadır. Bu musikinin, günümüzden 2500 yıl öncesine kadar uzandığı tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Daha öncesi ise, efsanevi rivayetlerden ibarettir.

Osmanlı Ordu Müzikasının, (mehterhane) ve (tabılhane) sözleriyle anılması, bu ocakların başlangıcının  arap ve fars kültüründen  geldiği intibaını verebilir. Ayrıca, zurna, nefir, tabıl, zil gibi saz isimlerinin de türkçe olmayışı bu görüşü kuvvetlendirebilir. Ancak, bunun sebebini türklerin islamiyeti kabul edişlerinin ilk zamanlarındaki tercümecilikte ve aslına ulaşmak için gösterilen gayretlerde aramak gereklidir.

Orhun Yazıtları (VIII. miladi yüzyıl), Kaşgarlı Mahmud’un arapça açıklamalı türkçe lugatları, Divanı (XI. yüzyıl), Farabi, Harzemi gibi Türkistanlı bilginlerin musiki eserleri, tabılhanelerin türk kağanlarının saraylarında bulunduğunu ve "tuğ" ismiyle anıldığını ortaya koymaktadır. Bu kelimeyi çince sananlar olmuştur. Nitekim "tuğra" kelimesini de farsça zannedenler olmuş, lakin Kaşgarlı Mahmud’un lugatındaki açıklama gerçeği ortaya çıkarmıştır.

Tuğ topluluklarının çaldıkları bazı sazların o zamanki adları ile bugünkü karşılıklarını şu şekilde vermek mümkündür:
Yırağ: Surnay, zamanla bizde; Zurna
Burgay: Bur veya buğ. Boru, arapça; Nefir
Küvrük: Kus, zamanla bizde; Kös
Tümrük: Tabıl, dühül, zamanla bizde; Davul
Çeng: Zil, gong, çanğ

Bunlardan has türkçe olanların, asya ve kıpçak çerçevesinde epeyce uzun ömürlü oldukları bilinmektedir. Evliya Çelebi, kırımlıların atlar üzerindeki "küvrük" yani, "kös" çalıcılarını yerinde gördüğünü Seyahatnamesinde yazmaktadır. Burguy, "boru" ise bizde hala vardır. Balkan dillerinde zurnanın küçüğüne "cura" ismi verilmiştir. Aslında "yurağ"dan kalma bir kelime olmalıdır.